𝕏 f ✆ in
✕ Büyütülmüş görsel
← Ana Sayfaya Dön

TÜRKİYE’NİN PUSULASI

TÜRKİYE’NİN PUSULASI

Bir ülkenin dış politikadaki yönü yalnızca hangi masaya oturduğuyla değil, o masaya hangi iradeyle oturduğuyla anlaşılır.

Türkiye’nin bugün asıl tartışması da budur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2 Eylül’de Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkilerin tam üyeliğe kadar ilerleyebileceğini söylemesi ve bunun NATO’dan ya da Batı’dan kopuş anlamına gelmediğini vurgulaması, uzun süredir tartışılan temel bir soruyu yeniden gündeme taşıdı:

Türkiye’nin dış politika ekseni nedir?

Bu soruya artık yalnızca “Doğu mu, Batı mı?” diye cevap aramak yeterli değildir.

Çünkü 21. yüzyılın uluslararası sistemi Soğuk Savaş dönemindeki gibi iki kutuplu değildir. ABD ve Avrupa’nın oluşturduğu Atlantik sistemi önemini korurken Çin küresel ekonomik ve teknolojik bir güç hâline gelmiş, Rusya enerji ve güvenlik alanındaki etkisini sürdürmüş, Asya-Pasifik dünya ekonomisinin başlıca ağırlık merkezlerinden biri olmuştur.

1952’den beri NATO üyesiyiz. Avrupa ile ekonomik ve kurumsal ilişkilerimiz köklüdür. Buna karşılık Türkiye, Şanghay İşbirliği Örgütü ile de uzun süredir diyalog ortağı düzeyinde ilişki yürütmektedir.

Bu nedenle önümüzdeki mesele Batı’yı bırakıp Doğu’ya yönelmek ya da Doğu’dan vazgeçip bütünüyle Batı’ya bağlanmak değildir.

Asıl mesele stratejik özerkliktir.

Stratejik özerklik; bir devletin güvenliğini, ekonomisini ve dış politikasını ilgilendiren temel kararlarda kendi hareket alanını koruyabilmesidir.

Türkiye Washington’la da Brüksel’le de Moskova’yla da Pekin’le de ilişki kurabilir.

Ama her masaya başka bir pusulayla oturamaz.

Çünkü dış politika yalnızca diplomatik açıklamalarla yürütülmez. Enerjide dışa bağımlılık, teknoloji üretme kapasitesi, savunma sanayisinin gücü, finansman ihtiyacı ve dış ticaret ilişkileri de bir ülkenin karar alma özgürlüğünü doğrudan belirler.

Bu nedenle herhangi bir uluslararası ilişkiye yalnızca siyasi yakınlık açısından bakmak yeterli değildir.

Şu sorular sorulmalıdır:

Bu ilişki Türkiye’nin güvenliğini artırıyor mu?

Ekonomik ve teknolojik kapasitesini güçlendiriyor mu?

Dışa bağımlılığını azaltıyor mu?

Türkiye’nin pazarlık gücünü yükseltiyor mu?

Cevap olumluysa ilişkinin adı ikinci planda kalır; NATO, Avrupa Birliği ya da Şanghay İşbirliği Örgütü olabilir.

Önemli olan Türkiye’nin bu ilişkiler içinde kendi karar alanını ne ölçüde koruyabildiğidir.

Türkiye’nin coğrafi konumu da bu konuda önemli bir avantajdır.

Avrupa ile Asya arasında, Karadeniz ile Akdeniz’in kesişiminde, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu’nun merkezinde bulunan Türkiye’nin tek bir eksene bağımlı olması zorunlu değildir.

Ancak coğrafi avantaj tek başına yeterli olmaz.

Bunun için günlük krizlere göre yön değiştirmeyen, uzun vadeli, tutarlı ve öngörülebilir bir devlet politikası gerekir.

Çok yönlü dış politikanın değişmeyen merkezi ulusal çıkardır; yönsüz dış politikadan farkı da budur.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1921’de yaptığı tam bağımsızlık tanımı bugün de yol göstericidir:

“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.”

Bir asır sonra bu anlayışın özü değişmemiştir.

Bugün bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değildir; ekonomik kırılganlığı azaltmak, teknoloji üretebilmek, enerji seçeneklerini çoğaltmak ve uluslararası masaya kendi ağırlığınla oturabilmektir.

Bu nedenle Türkiye’nin dış politika tartışmasını “Doğu mu, Batı mı?” sorusuna hapsetmek doğru değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı bir taraf seçmek değil, kendi stratejik ağırlığını oluşturmasıdır.

Türkiye’nin pusulasının ibresi Washington’u, Moskova’yı, Pekin’i ya da Brüksel’i göstermek zorunda değildir.


O ibrenin göstermesi gereken yön; Türkiye’nin ulusal çıkarı, bağımsız karar alma gücü ve uzun vadeli devlet aklıdır.


Ali Karamut

8 Eylül 2026

www.alikaramut.com.tr

📱 Uygulamayı Yükle

Ana ekrana ekleyerek hızlı erişim sağlayın

🔔

Bildirimleri Aç

Yeni yazılar yayınlandığında anında haberdar olun.