DEVLET KİMİN, HUKUK KİMİN İÇİN?
Bir ülkede demokrasiyi zayıflatan en tehlikeli yanılgı, devlet ile iktidarın aynı şey sanılmasıdır. İktidar seçimle gelir, seçimle gider; devlet ise millet adına hukuku, adaleti, güvenliği ve ortak geleceği temsil eder. Demokratik bir düzende devletin görevi iktidarı değil, milleti korumaktır.
Devletin gerçek sahibi millettir. Bu ilke unutulduğunda anayasa kâğıt üzerinde kalır, hukuk hak arama yolu olmaktan çıkar, yargı ise adalet dağıtan bağımsız bir kurum olma niteliğini yitirir. Devletin tarafsızlığı zedelendiğinde yalnızca muhalefet değil, toplumun tamamı güvensizlik içine sürüklenir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmaların merkezinde de bu temel soru vardır: Devlet milletin ortak güvencesi olarak mı davranacaktır, yoksa iktidarın siyasal ihtiyaçlarına göre mi şekillenecektir?
CHP üzerinden yürütülen “mutlak butlan” tartışması bu nedenle yalnızca bir parti içi hukuk meselesi olarak görülemez. Elbette siyasi partiler hukuk içinde denetlenebilir; kurultaylar ve parti içi seçimler yargı denetimine açık olabilir. Ancak hukuk denetimi başka, siyaseti yargı yoluyla şekillendirmek başkadır.
Bugün önemli olan yalnızca geçmişte yapılmış bir kurultayın hukuki geçerliliği değildir. Asıl mesele, bir siyasi partinin iç işleyişine ilişkin bir davanın ülkenin siyasal dengesini, ana muhalefetin seçim hazırlığını ve seçmenin tercih hakkını doğrudan etkileyen bir sürece dönüşmüş olmasıdır. Tartışılması gereken, hukukun siyaseti düzenleyen tarafsız bir güvence mi olacağı, yoksa siyasetin sonucunu belirleyen bir müdahale aracına mı dönüşeceğidir.
Sorulması gereken temel soru şudur: Hukuk gerçekten adaleti sağlamak için mi işletilmektedir, yoksa siyasi sonuç üretmek için mi kullanılmaktadır?
Bir yargı süreci ana muhalefet partisinin yönetimini tartışmalı hâle getiriyor, seçim hazırlığını gölgeliyor, adaylarını ve örgütünü baskı altında tutuyorsa, artık mesele yalnızca bir dava dosyası değildir. O noktada tartışılan şey, doğrudan milletin tercih hakkıdır.
Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Sandığın anlamlı olabilmesi için sandığa giden yolun da adil olması gerekir. Siyasi partiler özgürce örgütlenemiyor, adaylar baskı altında tutuluyor, muhalefetin alanı hukuk eliyle daraltılıyorsa seçmenin önündeki seçenekler daha baştan sınırlandırılmış olur.
Demokrasi, iktidarın seçime girmesi kadar muhalefetin de özgürce seçime hazırlanabilmesidir. Yargının görevi bu yarışta taraf olmak değil, hakem kalabilmektir.
Yargı tarafsızlığını kaybettiğinde yalnızca mahkeme kararları tartışmalı hâle gelmez; devletin meşruiyeti de zarar görür. Çünkü yurttaş için devletin en görünür yüzü çoğu zaman mahkemedir. İnsan hakkını aradığında bağımsız bir yargı bulacağına inanıyorsa devlete güvenir; aksi hâlde yalnızca yargıya değil, bütün düzene olan güven sarsılır.
Güvenin kaybolduğu yerde demokrasi de, ekonomi de, toplumsal barış da zayıflar. Bu yüzden hukuk yalnızca hukukçuların meselesi değildir; işçinin ekmeğini, emeklinin huzurunu, gencin geleceğini, esnafın güvenini ve yurttaşın onurunu doğrudan ilgilendirir.
Bir ülkede muhalefetin alanı daraltılıyorsa, aslında seçmenin alanı daraltılıyordur. Çünkü muhalefetin hakkı, aynı zamanda seçmenin alternatif görme hakkıdır.
Demokrasi yalnızca bizim desteklediklerimizin hakkını savunmak değildir. Gerçek demokrasi, bize uzak duranların da hukukunu savunabilmektir. Çünkü hukuk bir gün herkese lazım olur. Bugün sessiz kalınan bir haksızlık, yarın başka bir kapıyı çalabilir.
Bu nedenle demokrasiyi savunmak yalnızca siyasi partilerin değil; sendikaların, meslek örgütlerinin, hukukçuların, gazetecilerin, aydınların, üniversitelerin ve tüm yurttaşların ortak sorumluluğudur.
Burada mesele yalnızca CHP'nin ya da herhangi bir partinin geleceği değildir. Mesele, Türkiye'de siyasal rekabetin hangi zeminde yapılacağı, devletin tarafsız kalıp kalmayacağı ve yargının hukukun mu yoksa siyasetin mi diliyle konuşacağıdır.
Bir ülke için en büyük tehlike muhalefetin varlığı değil, muhalefetin tehdit olarak görülmesidir. Çünkü muhalefetsiz demokrasi olmaz; bağımsız yargı olmadan da ne devlet ciddiyeti kalır ne de millet iradesi güvence altında olur.
Bugün yapılması gereken açıktır: Devlet ile iktidar arasındaki çizgi korunmalı, hukuk siyasetin aracı olmaktan çıkarılmalı, yargı bağımsızlığı yalnızca sözde değil uygulamada da güvence altına alınmalıdır. Siyasi partilerin özgürce yarışma hakkı korunmalı, millet iradesi seçimden önce daraltılmamalıdır.
Çünkü devlet milletindir.
İktidarlar gelir geçer; devlet ise millet adına varlığını sürdürür. Devletin gücü tarafsızlığından, hukukun gücü ise herkese eşit uygulanmasından doğar.
Devlet iktidarla özdeşleştiğinde hukuk siyasallaşır. Hukuk siyasallaştığında seçim adaleti tartışılır. Seçim adaletinin tartışıldığı yerde ise millet iradesi yara alır.
İşte bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca bir siyasi partinin geleceği değildir. Tartışılması gereken, Türkiye'de hukukun üstünlüğünün, yargı bağımsızlığının ve demokratik rekabetin geleceğidir.
Devlet kimin?
Cevabı açıktır:
Devlet milletindir. Hukuk herkes içindir. Yargı yalnızca adalet adına karar verir. Sandık ise ancak özgür, adil ve eşit koşullarda millet iradesinin gerçek aynası olabilir.
Milletin devlete güveni korunabildiği sürece demokrasi yaşar. O güven zedelendiğinde ise kaybeden yalnızca siyaset değil, bütün toplum olur.
*Ali Karamut
13 Temmuz 2026
www.alikaramut.com.tr*