BABA OLMAK
Bir babanın çocuğun hayatında ne kadar önemli olduğunu yaptığım araştırmalarda daha iyi gördüm. Bazı bilim insanları, çocukların gelişiminde annenin daha belirleyici olduğunu savunurken; bazıları anne ve babanın çocuk üzerinde eşit ölçüde etkili olduğunu ileri sürmektedir. Ben bu görüşlere katılmakla birlikte, baba figürünün kendi özelinde farklı ve üzerinde ayrıca durulması gereken bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.
Çeşitli araştırmalar ve kuramsal yaklaşımlar, babaların özellikle çocukların sosyalleşmesinde, cinsel kimliklerinin oluşumunda, özgüvenlerinin gelişmesinde, zekâ ve kişilik yapılanmalarında önemli rol oynadığını göstermektedir. Baba, çocuğun dünyayla kurduğu ilişkide yalnızca bir aile bireyi değil; aynı zamanda güven, sınır, yön ve destek duygusunun da önemli kaynaklarından biridir.
Ancak günümüz pratiğinde babalık kavramına yüklenen bazı anlamlar vardır ki bunların sorgulanması gerekir. Bunlardan biri, ne yazık ki, babalara duyulan sevgi ve saygının ticarileştirilmesidir. Anneler Günü’nde olduğu gibi Babalar Günü de zamanla duyguların pazara açıldığı, sevginin hediyelerle ölçüldüğü bir güne dönüştürülmüştür. Toplumun babalara yönelik samimi ve güzel duyguları, maddi kazanç sağlama aracına dönüştürülebilmektedir.
Babalık kavramının istismar edildiği bir başka alan ise siyasettir.
Evdeki baba figüründen yola çıkılarak, ülkeyi yöneten ya da yönetmeye aday olan liderler için de “baba” kavramı kullanılmaktadır. Böylece güçlü, koruyucu, kollayıcı ve tartışılmaz lider imgesi topluma daha sevimli gösterilmektedir. Zaten yönetenlere “baba” demeye alışkın bir toplumda, bu dil tek adam yönetimini meşrulaştıran bir araca dönüşebilmektedir.
Bu anlayış, toplumun bilinçaltını da etkiler. Dizilerde, filmlerde ve siyasal söylemlerde baba çoğu zaman ailenin en güçlü, en vazgeçilmez ve en belirleyici kişisi olarak sunulur. Baba aileyi korur, aile bireylerini bir arada tutar, huzuru sağlar, sorunları çözer. İlk bakışta sıcak ve masum görünen bu anlatı, zamanla güçlü ve mutlak otoriteye duyulan ihtiyacı besleyebilir.
Böyle bir düşünceyle büyüyen bireyler, ilerleyen yaşlarda ailedeki “güçlü baba” figürünü siyasette de aramaya başlar. Bir tek adamın düzen sağlayacağına, herkesi koruyacağına, ülkeyi ayakta tutacağına inanır. Oysa tarihimiz bu tür örneklerle doludur. Bu yönetim anlayışı, demokrasiye vurulmuş ağır bir darbedir.
Çünkü demokrasi, tek bir kişinin gücüne değil; kurumlara, hukuka, denetime, katılıma ve yurttaş iradesine dayanır.
Bu nedenle babaya yönelik geleneksel bakışın da sorgulanması gerekir. Babaerkil aile yapısı geçmişte kalmalıdır. Ailede baba ve anne birbirine üstün iki güç değil; eşit sorumluluk taşıyan iki birey olarak görülmelidir. Ailede nasıl demokratik bir anlayış gerekli ise, toplum yönetiminde de aynı demokratik bilinç gereklidir.
Ne var ki günümüz siyaset pratiğinde hâlâ güçlü bir lider gölgesi altında toplanma beklentisi oldukça yüksektir. Siyaset dünyasında liderin bilgi, yetenek, kültür, ahlak ve yönetim kapasitesinden çok; sertliği, fiziksel duruşu, hitabeti, değer yargıları ve “güçlü adam” görüntüsü öne çıkarılmaktadır.
İşte tam da burada siyaset, kendini baba diliyle anlatmaya başlar:
Devlet baba, milletin babası, reis, şef, kurtarıcı, ulu önder, kurucu irade, büyük adam…
Bu dilde yurttaş, ergin bir birey olmaktan çıkarılır; korunacak, kollanacak, terbiye edilecek, hizaya getirilecek, gerektiğinde azarlanacak bir evlada dönüştürülür. Böylece toplum, kendi kararlarını veren yurttaşlardan değil, liderin kararlarını bekleyen çocuklardan oluşuyormuş gibi görülür.
Oysa sorulması gereken soru açıktır:
Statü, saygının nedeni midir? Baba olmak, lider olmak ya da devlet adına konuşmak, bir kişiye kendiliğinden saygınlık kazandırır mı?
Bence kazandırmaz.
Saygı, makamdan değil sorumluluktan doğar. Baba, yalnızca baba olduğu için değil; koruduğu, kolladığı, emek verdiği, çocuğunun kişiliğini tanıdığı ve onun özgürleşmesine imkân sağladığı ölçüde saygıyı hak eder. Aynı şekilde siyasal liderler de yalnızca makamlarından dolayı değil; hukuka, adalete, özgürlüğe ve topluma karşı sorumluluklarını yerine getirdikleri ölçüde saygınlık kazanırlar.
Çünkü baba, en yalın anlamıyla çocuğun dünyaya tutunması için sorumluluk alan kişidir. Babalık iktidar değil, bakım yükümlülüğüdür. Baba, evladının geleceğini kendi otoritesine ipotek edemez. Siyasal lider de milletin geleceğini kendi koltuğuna bağlayamaz.
Bugünün siyasal iklimini anlamak açısından bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü bazı rejimlerde olağanüstü olan, zamanla olağanın içine yerleşir. İstisna norm haline gelir. Usul yük sayılır. Keyfiyet karar diye sunulur. Hukuk, herkes için ortak güvence olmaktan çıkar; dost ile düşmanı ayıran bir araca dönüşür.
Böyle bir ortamda liderin “milletin babası” gibi konumlandırılması son derece tehlikelidir. Çünkü bu dil, yurttaşın itiraz hakkını zayıflatır. Eleştiri saygısızlık gibi gösterilir. Hak aramak nankörlük sayılır. Soru sormak hadsizlik olarak görülür. Böylece yurttaş, hak sahibi bir birey olmaktan çıkarılır; susması, beklemesi ve kendisi adına verilen kararlara razı olması istenen edilgen bir varlığa dönüştürülür.
Oysa cesaret, korkusuzluk değildir. Cesaret, korkuyu doğru yere koyabilmektir. İnsan hiç korkmadığında değil, korkusuna rağmen doğru olanı savunabildiğinde erdemli olur. Toplumlar da böyledir. Yurttaşlar, güçlü baba figürlerinden korkmadan hukuk, özgürlük ve demokrasi talep edebildiklerinde erginleşirler.
Bu nedenle siyasal baba figürüne karşı dikkatli olmak gerekir. Çünkü her baba korumaz; kimi baba bağımlı kılar. Her lider toplumu özgürleştirmez; kimi lider toplumu kendi varlığına muhtaç hale getirir. Her güçlü figür güven vermez; kimi zaman güç, denetimsiz kaldığında toplumu susturan bir baskı aracına dönüşür.
Sonuç olarak, babaların sevgisini, emeğini, koruyuculuğunu ve bilgeliğini elbette değerli görmeliyiz. Babalarımıza duyduğumuz samimi sevgiyi ve saygıyı hiçbir çıkar ilişkisine, hiçbir ticari hesaba, hiçbir siyasal istismara malzeme etmemeliyiz.
Babalar Günü, duygularımızın pazarlanmasına ya da siyasal babaların yüceltilmesine hizmet etmemelidir. Tam tersine, gerçek babalığın ne olduğunu yeniden düşünmemize vesile olmalıdır.
Gerçek baba, evladını kendine bağımlı kılan değil; onu hayata hazırlayan kişidir. Gerçek lider de yurttaşı çocuklaştıran değil; yurttaşın özgür, bilinçli ve hak sahibi birey olmasını sağlayan kişidir.
Bu yüzden hem ailede hem siyasette ihtiyacımız olan şey, korkuya dayalı babalık değil; sevgiye, sorumluluğa, eşitliğe ve demokrasiye dayalı bir anlayıştır.
Çünkü ergin toplumlar baba aramaz; kurum kurar. Kurtarıcı beklemez; örgütlenir. Emir dinlemez; hukuk ister. Korkuyla susmaz; hesap sorar. İtaat etmez; yurttaş olur.
Belki de Babalar Günü’nün asıl anlamı burada saklıdır: Bizi çocuklaştıran babaları değil, bizi hayata hazırlayan, özgürleştiren ve erginleştiren ilişkileri değerli görmek.
Ali Karamut
21.06.2026
www.alikaramut.com.tr